ECZACILIĞIN KÖKENLERİ
Tıp ve eczacılığın kökenleri hakkında elimizde hiç bir kesin
bilgi bulunmamaktadır.Tarihten önceki dönemlerde yaşamış olan
topluluklardan kalan bazı kalıntılar ve bilhassa zamanımızda yaşayan
bazı ilkel toplulukların yaşayış ve davranışlarından yararlanarak
bazı sonuçlara varmakta isek de, bunların ne ölçüde doğru olduğunu
saptamak olanağına sahip değiliz.. Belkide ilk insanlar bizim
tahminlerimizden çok başka bir yaşayış şekline sahiptiler.Bununla
beraber hastalığın en az insanlık kadar eski olduğunu kabul etmekte
hiç bir sakınca bulunmamaktadır. Bazı hayvan kemik fosillerinden
görülen belirtilere göre, hastalıklar ve hastalık amilleri insandan
önce dünyada bulunuyordu. Bu nedenle çok eski çağlarda da,
insanların hastalıklar ile savaşta bazı yöntemlerinin bulunduğunu
kabul etmek gerekir. Bu dönemlerde de bazı şahısların diğerlerini
iyi etmek için gayret sarfettikleri düşünülebilir. Bu ilk
iyileştiricilerin ^^ Büyücü ^^ ( Afsuncu ) ler olduğu
sanılmaktadır.Bunlar, hasta kişiyi iyileştirmek için yanlız ^^ Büyü
^^ ( sihir ) den yararlanıyorlardı, ve hiç bir maddi ( İlaç )
kullanmıyorlardı. Bu nedenle bu ilkel dönemlerde, eczacı veya
ezcacılıktan söz edilemez.
İlaçlar ile ilgili en eski bilgiler milattan 3000 yıl kadar önce
yazıldığı saptanmış olan Sümer tabletlerinde bulunur. Daha
sonraları, Mısır Papirüslerinde, Çin, Hint, Arap ve Acem
yazmalarında bu konuda geniş bilgi vardır.
II- ESKİÇAĞ'DA ECZACILIK
Diğer alanlarda olduğu gibi eczacılık sanatının da uygar
insanlığın beşiği olan , yakın doğu, ( Mezapotamya, Anadolu ve Mısır
) da doğduğu kabul edilmektedir. Eski çağda ilaçların genellikle
bitkisel kökenli droglardan hazırlanması nedeniyle, bu dönemde
eczacılık ^^ Drogları tanıma ve bunlardan basit yöntemlerle , ilaç
hazırlama ^^ düzeyinde bulunuyordu.
III- ORTAÇAĞ'DA ECZACILIK
Avrupanın tam bir cehalet dönemi yaşadığı bu çağda, islam
ülkeleri Eskiçağ uygarlığı dönemi bilginlerinin eserlerini koruma,
kendi dillerine çevirme ve bunları anlama işlemlerini büyük bir
başarı ile yapmışlar ve bilhassa anatomi, botanik, kimya, ve
eczacılık alanlarında önemli ilerlemeleri gerçekleştirmişlerdir.
A- AVRUPA
Bu dönemde herşey gibi hekimlik ve eczacılıkta bir kargaşa ve
gerileme içinde idi. Ortaçağda kiliselerde meydana gelen ( Manastır
Tababeti ) eczacılığın yapıldığı ve ilerletildiği yegane kurum
olmuştur. Manastırların bahçelerinde tıbbi bitkiler yetiştirilmiş,
droglar elde edilmiş, ve hekim rahipler ilaçlar
hazırlamışlardır.
Bu dönemlerde hekimler hastanın kullanacağı ilaçlarıda
hazırlamakla beraber, ilaçlarında hazırlandığı drogları ( kök ve
otları ) toplama işini çok önceleri terketmişlerdir. Bu gibi
bitkisel drogları toplayıp, kurutup, tam veya toz edilmiş halde
satan bir esnaf gurubunun daha Romalılar döneminde ortaya çıktığını
görüyoruz.
^^ Rhizotome^^ veya ^^Herbarii^^ denilen bu esnaf bitkileri
toplar, kurutur, drogları hazırlar, ve satışa arz ederdi. Bu esnaf
osmanlı döneminde ^^ Kökçü ^^ olarak tanınan esnaf karşılığıdır.
Bunların yanında ^^ Pigmentarii ^^ veya ^^ Seplasiarii ^^ denilen
diğer bir esnaf gurubu daha bulunuyordu. Bunlar kendi ülkelerinde
elde edilen drogların yanında, dış ülkelerden gelen drog ve
baharatları da dükkanlarıda satıyorlardı. Bu gurup Osmanlı
İmparatorluğunda ^^ Aktar ^^ lara karşılık olan esnaftır.
Roma İmparatorluğu döneminde yukarıda sayılan drog satıcısı esnaf
yanında bir de ^^ pharmacopoles ^^ denilen esnaf gurubu meydana
gelmiştir. Bunlar ilkel maddelerden ilaç hazırlayıp hastalara
verirlerdi. Bu esnaf, dükkan sahipleri ( Sellularii ) veya geziciler
( circulatores ) olmak üzere ikiye ayrılıyordu. İkinci gurubun
dükkanı yoktu, sokak sokak gezerek, bu günkü seyyar satıcılar gibi
hazırladıkları ilaçları gezerek satarlardı.
Altıncı yüzyıldan itibaren hekimler ilaç hazırlama görevlerini
hemen hemen terketmişlerdir. Bu dönemde hekimler reçete yazmaya, ve
pigmentariuslarda reçeteye göre ilaç hazırlamaya başlamışlardır.
Yani artık hekimler ilaç hazırlama sorumluluğunu bırakmışlar ve o
zamana kadar yanlız ilaç ilkel maddesi drogları satan kişiler reçete
doğrultusunda ilaç hazırlama işini de almışlardır. Bununla beraber
bu ayrılık çok yavaş gerçekleşmiş, hekimlik ve eczacılığın
birbirinden tam olarak ayrılması için yüzyıllar geçmesi
gerekmiştir.
İlk hastalık iyileştiricilerin ilaç kullanmaya başlamaları ile
eczacılık mesleği doğmuş olmakla beraber, aynı şahsın hem hekimlik
ve hem de ilaç hazırlama işlemlerini yapması nedeniyle bu iki
mesleğin ayrılması çok uzun zaman almıştır.
Hekimlerin ilaç yapımını terketmelerinden bir süre sonra, bir çok
esnaf gurubu ilaç hazırlama işini üstlenmiş ise de bu işi de zamanla
bilhassa ( Apothicaire ) denilen esnaf gurubu üzerine almıştır.
Bunlar ilaçları hekimin reçetesine uygun olarak hazırlar ve
hastalara verirlerdi. Bu nedenle bu zümre basit bir tacir değil bir
sanat erbabı olarak kabul edilirdi.
Alman imparatoru Friedrich II. ( 1211- 1250 ) nin 1230- 1240
yıllarında yayınladığı emirnamelerin eczacılık mesleği yönünden
büyük bir önemi vardır. Bu emirnameler ile eczacılık mesleği, tıp
mesleğinden belirgin bir şekilde ayrılmıştır.
Paris Belediye reislerinden Etienne Boileau'nun 1268 yılında
yayınladığı ( Livre des Metiers) meslekler kitabında Apothicaire'ler
bağımsız bir meslek olarak gösterilmektedir.
B- BİZANS
Hıristiyan imanına dayanan Bizans tababeti dünyadan ümidini
kesmiş, hasta, günahkar ve talihsizlere hitap eden dogmatik bir
tababet idi. Hastalık ve ölüm genellikle tanrı işi kabul edilirdi.
Allah yapacağını bilirdi. Ölüm saçmışsa demekki istediği öyle idi.
Kul buna karşı gelme cesaretini nasıl gösterebilirdi ? Bu nedenle bu
dönemde hastalığın seyrini tetkik etmeye ve ilaçlara önem
verilmiyordu.
C- İSLAM
Bu devirde Bağdat'taki ilk halifelerin himayesi altında,
Hippocrate, Galen, Dioscorides, ve diğer önemli tıp üstatlarının
eserleri, grekçe asıllarından veya süryaniceden arapçaya
çevrilmiştir.Bu çeviriler sayesinde asılları kaybolmuş olan bir çok
Grek ve Roma eseri zamanımıza kadar gelebilmiştir.
Müslümanlar tarafından ilk hastane El- velid bin Abdülmelik
tarafından 706 yılında Dimaşk ( Şam) da kurulmuştur. Sonradan Mısır,
Suriye, Irak ve Anadoluda bir çok hastane yapılıp çalışmaya
açılmıştır. Bütün bu hastanelerin kurulma ve işletilmelerinin
başlıca nedeni, fakir ve kimsesizleri, tıbbi imkanlara
kavuşturmaktır. Bunlar aynı zamanda iç hastalıkları ve göz
hastalıkları hekimleri, cerrah ve eczacıların çalıştığı birer tıp
merkezleridir. Zamanla bu konuda öğretim de yapan müesseseler haline
gelmişlerdir.
Lokman Hekim, İslam aleminde, eczacıların piri
sayılamktadır.İslam talabetinin ilerlemesinde Türk kökenli
hekimlerin ( ibn- sina , Razi gibi ) de büyük katkıları
olmuştur.
ZAMANIN BAZI ALİMLERİ
Dinaveri ( Dinavari )- Abu hanife Ahmed bin Davud ( 820 - 895 )
Dinaver İranda doğmuş, Basra, Küfe, ve İsfahan şehirlerinde yaşanmış
ansiklopedik bir alimdir. Din, dil, astronomi, matematik ve botanik
ile ilgili 20 den fazla eseri vardır.
Abu Reyhan Biruni ( 973- 1051 )Hive Türkmenistanda doğup Gaznede
ölmüş olan bir tabii ilimler bilginidir. 100 den fazla eseri
bulunmaktadır.
İbn Sina, Abu Ali (980- 1037 ) Buharalı büyük alim, filozof ve
hekimdir. Batı aleminde Avicenna olarak tanınmaktadır.
Al- Gafiki, Abu Cafer Ahmed bin Muhammed ( Ölümü - 1165 )
Devrinin en büyük eczacı ve nebatatçısıdır.
IV. - XIX YÜZYILLARDA AVRUPADA ECZACILIK
V- XVI. yüzyılda başlayan Rönesans ( yeniden doğuş ) hareketi,
XVI. Yüzyılda bütün Avrupayı sarmış, ve her alanda olduğu gibi tıp
ve eczacılık alanlarındada büyük değişiklikler meydana gelmiştir.
Eczacılık tıptan tamamen ayrılmış, tıbbın metodlarını terkederek
kimya alanındaki çalışmalara yönelmiştir.
Bu dönemde yalnız eczacılık sertifikasına sahip olanların eczane
açabileceği, ilacın yalnız eczacı tarafından yapılabileceği, eczane
işletmesinin yalnız eczacıya ait olduğu, hastanelerin yalnız
hastanede yatan hastalara ilaç verecek eczaneler açabileceği gibi,
bu günde geçerliliğini koruyan prensipler kabul edilmiştir.
Diğer mesleklerde olduğu gibi, başlangıçta eczacılık mesleği de
tamamen pratik olarak öğreniliyordu. Yani mesleği öğrenmek
isteyenler bir ustanın yanına çırak olarak giriyor, uzun yıllar
süren çıraklık döneminden sonra, kalfa ve nihayet bir pratik
imtahandan geçirilerek usta ( Osmanlılar döneminde bu şahıslara
eczacı ustası ismi veriliyordu. ) ünvanını alıyor ve eczane açma
hakkını kazanıyordu.
Avrupa ülkelerinde XVI. - XVIII. Yüzyıllarda çıraklık 14- 16
yaşlarında başlar ve 4- 10 yıl sürerdi. Eczacı çoğalmasını ve buna
bağlı olarak rekabeti önlemek için, ustaların genellikle bir tek
çırak almasına izin verilirdi. Bu nedenle mesleği öğrenmek için
yanına çırak girilecek bir eczacı ustası bulmak pek kolay değildi.
Çırak olarak genellikle zengin ailelerin ( çıraklık ücretini ustaya
kolaylıkla ödeyebilmesi için ) hekim veya eczacıların çocukları veya
bunların akrabalarının çocukları kabul edilirdi. Çırağın ayrıca,
reçeteleri okuyup anlayabilecek kadar Latince bilmesi ve bundan
başka dindar olması istenirdi.
Genellikle 3-4 yıl içinde çırak kalfa unvanını alırdı. Bu dönemde
kalfa ustasının gözetiminde çalışsa da, ustaya yardımcı olur ve bu
nedenle ustadan küçük bir ücret alırdı. Kalfalık dönemi genellikle 6
yıldı.
Çıraklık döneminin sonunda, ustasından başarı sertifikasını almış
olanlar, şehrin tanınmış eczacıları ve Tıp fakültesinin bazı öğretim
üyelerinden oluşan bir jüri karşısında, bir sınava alınırdı. İmtihan
teorik ( reçete okuma, latince, ilaç hazırlama tekniği ) ve pratik (
tıbbi bitkileri ve drogları tanıma ) olarak yapılırdı. Bu
imtihanları kazananlar, jüri önünde, yapılması ustalık isteyen bir
ilacı hazırlayarak bu alandaki bilgi ve becerilerini gösterirlerdi.
Yapılan ilaç ( şaheser ) kabul edildikten sonra, çırak eczacı ustası
unvan ve haklarını kazanırdı.
XV- TÜRKLERDE ECZACILIK
Tıp ve eczacılık tarihi kitaplarında Arap, Çin, Hint ve İran
Tababet ve eczacılığı hakkında etraflı bilgiler bulunurken, Türk
eczacılığı veya Türk Tababeti hakkında hemen hemen hiçbir bilgi
yoktur. Bunun başlıca nedeni bu konuya ait yayın ve materyal
noksanlığı ve bu konuya ilgi duyan araştırmacıların azlığıdır.
A- ORTA ASYA TÜRKLERİ DÖNEMİ
Orta Asya Türklerindeki hekimlik ve eczacılık hakkındaki
bilgilerimiz çok azdır.Bu konu ile ilgili en önemli kaynağımız,
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi hocalarından merhum Ord.
Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat'ın 1930- 1932 yıllarında Berlin de
yaptığı yayınlara dayanmaktadır.
R.R.Aratın yaptığı çevirilere göre Türk- Uygur döneminde Orta
Asyada ki eczacılık hakkındaki bilgilerimizi aşağıdaki şekilde
sıralayabiliriz.
1- İlaç Şekilleri: Merhem, İnfüzyon,
Dekoksiyon, Toz, Karışım, Usare, Macun, Hamur, Hap, Pastil,
Süpposituvar.
2- İlaç Hazırlama Teknikleri: Ateşe gömerek,
kaynatma, kaynatarak köpük elde etme, gölgede kurutma, belli bir
miktara kadar uçurma, sıcak külde pişirme, hafif ateşte ısıtma,
yanmayı önlemek için sürekli karıştırma, maddeyi yakarak kül elde
etmek
3- Aletler: Elek, havan, kaynatma kabı, ateş kabı,
ağırlık ölçüleri, bakır kap, kaynatma kabı, süzme kabı, kıyma
tahtası, değirmen, kaşık, kevgir, süzgeç, çanak, tava, keten
torba
4- Ölçüler: Türk- Uygurlar kendilerine has ağırlık
ve hacim ölçülerini kullanıyorlardı. İlaçların alınacak miktarları
içinde, kaşık, bıçak ucu, mercimek kadar, büyük bir kap kadar, gibi
terimler kullanmışlardır.
5- Droglar: Bunlar bitkisel ( 60
kadar ) hayvansal ( 70 kadar ) ve anorganik ( 10 kadar ) kökenli
olmak üzere 3 grup altında toplanmaktadır.
Burada dikkati çeken husus hayvansal kökenli drogların bitkisel
kökenli olanlarından sayıca fazla olmasıdır. Halbuki aynı dönemde
Avrupa ve Doğu ülkelerinde, bitkisel drogların miktarı hayvansal
drogların miktarından çok daha fazladır. Bu vesile ile Türk -
Uygurların hayvancılıkla olan yakın ilgisi ile açıklanabilir.
B- SELÇUKLULAR
İLAÇLAR VE ECZACILIK
Selçuklular döneminden eczacılık ve kullanılan ilaçlar hakkında
bize bilgi veren en önemli eserler El- Biruni ile İbn El-Baytar'ın
kitaplarıdır.
Biruni'nin kitabının önemi devrinde kullanılan ilaçlar hakkında
verdiği bilgiler yanında mesleğinin, etraflı ve gerçek, bir tarifini
de vermesidir. İslam dünyasında, haklı olarak Eczacılığın Babası
ünvanını almış olan Biruni ( 973- 1051 ) zamanımızdan yaklaşık bin
yıl önce eczacıyı aşağıdaki şekilde tarif etmiştir.
' Saydelani veya saydenani ( eczacı ) diye; basit ilaçların (
drogların ) hangi nev'inin iyi olduğunu ve bunlardan hangisinin
üstün tutulması ve seçilmesinin gerektiğini öğrenmeyi ve Tıp ilminin
tanınmış kişileri tarafından ortaya konulup herkesçe kabul edilmiş
bulunan terkipleri, en geçerli metod ve teknikleri kullanarak, en
iyi şekilde hazırlamayı kendine san'at edinmiş kişiye derler. '
C- OSMANLILAR
İLAÇLAR: Osmanlı İmparatorluğunun ilk dönemlerinde
hekimlik yapmak için bir hekimin yanında çalışarak bir şeyler
öğrenmeye veya bir Tıp Medresesi' ne devam ederek bir belge almaya
ihtiyaç yoktur. ' Mütetabbib ' denilen bazı şahıslar dilediği gibi
hasta tedavi ederlerdi. Bunlar ilaç hazırlayıp hastaya verdikleri
gibi tılsım ile de uğraşırlardı.Tedavi için hastalara şifa tası ile
okunmuş sular içirir veya üzerinde dini yazılar bulunan gömlekleri
hastalara giydirerek tedavi etmeye çalışırlardı. Bunların bir kısmı
hekimliğin kendilerine babadan kalma bir meslek olduğunu da iddia
ederlerdi.
Hekimlik veya ilaçlar hakkında hiçbir geçerli bilgisi bulunmayan
bu kişilerin hasta tedavi etmesini önlemek amacıyla 1573 yılında
Sultan Selim II ( 1524- 1574 ) Hekimlik yapacak kişilerin hekimbaşı
tarafından imtihan edilmesi ve imtihanı kazananlara bir belge
verilmesine ve ancak belgesi olanların hekimlik yapabilmesine dair
bir hüküm çıkartmıştır.
Bir çok kişinin, halk sağlığına zarar verebilecek bir biçimde,
mütetabbiblik yapmaya devam ettiklerinin görülmesi üzerine Osmanlı
Tıp Meclisi toplanarak ' Tababeti Belediye İcrasına Dair Nizamname '
hazırlanmış ve bu tüzük 1861 yılında yürürlüğe girmiştir.
Bunlar Osmanlı İmparatorluğunu döneminde Hekimlik ve Eczacılık
sanatlarının yürütülmesine dair düzenleyici ilk tüzüklerdir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilaç, ilkel maddelerin sağlanması
ve halk ilaçlarının yapılması işi aktar denilen bir esnaf gurubu
tarafından yürütülüyordu. Bunların miktarı 19. yy ortalarında,
yalnızca İstanbul'da, 500 civarında idi .
Drog ticaretinin merkezi İstanbulda Mısırçarşısı'nda
bulunuyordu.
Aktar ( Attar ): İlaçların yapılmasında kullanılan
bitkisel, hayvansal ve madensel ilkel maddeleri ( drog ) satanlar
için kullanılan kelimedir.Bu kelimenin arapçası ( Attar ) Güzel
kokular satan kelimesinden geldiği bazı sözcüklerde kayıtlı ise de
S. Ünver bunun doğru olmadığını, bu kelimenin akkar kelimesi ile
ilgili olduğunu söylemektedir.
Bizanslılar Döneminde drog ticaretinin merkezi İstanbul idi. Bu
şehirde drog ticareti ile uğraşanlar kokucular ( bunlar koku, boyar
madde ve baharat satma hakkına sahiptirler), aktarlar ( eczaneler ),
baharatçılar ve kökçüler olarak sınıflandırılıyorlardı. Bunların kar
hadleri devlet tarafından saptanıyordu. Saptanan kar miktarı, diğer
esnaftan daha yüksekti.Mesela baharatçılara saptanan kar haddi % 16
iken kasap, balıkçı, mezeci ve fırıncılara saptanan kar haddi % 4
idi.
Evliya çelebi xvıı. Yüzyılın ortalarında istanbul'da sağlık ile
ilgili maddeleri satan dükkanların miktarı hakkında aşağıdaki
adetleri vermektedir.
Attar: 2000, ilaç suları satan : 500, macuncular: 300, gül
sucular: 41, amberciler: 35, buhurcu: 25, ilaç yağları: 8, ayrıca
birde ot bulucular esnafı bulunduğunu kaydeder.
Mısır çarşısı: İstanbulun Eminönü semtinde bir kapalı
çarşıdır. Bu çarşının yerinde Bizanslılar döneminde Makron emvolos
adıyla bilinen bir kapalı çarşı bulunuyordu ve semtte yahudiler
oturuyordu. Çarşının yapılmasıyla burada oturan Yahudiler buradan
Balata nakledilmişlerdir. Çarşı, Yenicami ( valide cami )'nin
yapılışı sırasında bu camiiye gelir getirmek amacıyla yapılmıştır.
Camiinin yapılışı Sultan Murad III 'ün eşi ( Sultan Mehmed III 'ün
Annesi ) Safiye Sultan tarafından başlatılmıştır.İnşaata 10 muharrem
1006 ( 1597 m ) tarihinde Mimar Davut ağa tarafından başlanmış ve
uzun bir duraklamadan sonra Sultan Mehmet IV. Ün annesi Hatice
Turhan Sultan tarafından Mimar Mustafa ağa'ya tamamlattırılmıştır(
1663- 1664 ). Çarşının hakiki mimarı Mustafa ağadır.
Yeni camii külliyesine dahil olan Mısırçarşısı, sonradan ilave
olmayıp, camii ile birlikte yapılmıştır.
Bina önceleri medrese olarak kullanılmıştır.Burada yaşayan
mollaların ayaklanması üzerine çarşıya çevrilmiştir.Mısırçarşısı L
biçiminde bir bina olup 6 kapısı vardır. İlk devirde çarşıya Valide
Çarşısı veya Yenikapı Çarşısı ismi verilmiş ise de 18.yy
ortalarından itibaren Mısırçarşısı ismiyle tanınmıştır. Buna sebep
burada satılan drog ve baharatın genellikle Mısır yoluyla gelmekte
olmasıdır.
Bina çarşı haline getirildikten sonra aktar ve pamukçulara tahsis
edilmiştir. 6 kapısından 3 tanesi ( Yenicami, Haseki, Çiçekpazarı )
pamukçulara, 3 tanesi ( Balıkpazarı, Hasırcılar, Ketenciler )
aktarlara ayrılmıştır. Bu dönemde çarşıda bulunan 100 dükkandan 49 u
aktarlara geri kalanları ise pamukçu ve yorgancılara
verilmiştir.
Aktarlara ait olan dükkanlar, iki kısımdan ibaretti. Önde ahşap
o,parke halinde satış yapmaya ve drog kaplarını sıralamaya yarayan
bölüm, arkada ise depo ve imalathane olarak kullanılan kısım
bulunuyordu. Geceleri dükkanların önleri ahşap kepenkler ile
kapatılırdı.Dükkanların önlerinde ahşap süslemeler bulunur, droglar
ise özel biçimli cam kavanoz, toprak çömlek, tahta veya teneke
kutularda saklanırdı. Bazı dükkanların saçaklarında dükkanların
kolayca tanınmasını sağlayan bir sembol ( yangın kulesi, küçük bir
kayık, devekuşu yumurtası, makas, püskül gibi ) bulunurdu. Bu
semboller yardımıyla halk dükkanı kolayca bulabiliyor ve başkalarına
tarif edebiliyordu.
2- ECZACILIK VE ECZANELER
Anadoluda ilk eczaneler Selçuklu döneminde kurulan hastanelerde
açılmıştır. Bunların ilki de Kılıç Arslanın kızı Gevher Nesibe
Sultan ın vasiyeti üzerine, 1206 yılında Kayseride yapılmış olan
Gevser Nesibe Sultan Şifahanesi'nde bulunmaktadır.
Hastane eczanelerinde drog sağlamak ve ilaç hazırlamak işleri ile
görevli uzman kişiler bulunuyordu. Hastane vakfiyelerinde bunların
isimleri, görevleri, özellikleri ve aldıkları ücretler hakkında
bilgiler vardır.
Bursa Darülşifası vakfiyesi ( 1400 ) 'nde bu hastanede ilaç
hazırlama işleri ile ilgili olarak saydalan , şerbetiyan, uşşaban
olmak üzere üç unvan sayılmaktadır.
Fatih ( 1470 ), Süleymaniye ( 1555 ) ve Edirne ( 1486 )
Darülşifalarının vakfiyelerinde drogları sağlayan, ilaç ve macunları
yapan kişiler için Aşşab, Şerbetçi, Edviyeküp gibi meslek isimleri
kayıtlıdır.
Bu kişiler genellikle ilaç hazırlamakla görevli iseler de,
yaptıkları ilaç şekline veya işe göre, isimleri değişmektedir. Yani
ilaç hazırlayan kişiler arasında bir uzmanlaşma bulunmaktadır.
Süleymaniye Darüşşifası'nın vakfiyesinde bu hastanede çalışanar
arasında Eczacıdan başka Eczacı Kalfası , İlaç Kilarcısı, ve İlaç
Vekilharcı gibi ilaçların yapımı, muhafazası ve satın alınması gibi
işler ile ilgili kişilere de yer verildiğini görüyoruz.
İstanbul'da Avrupadakilerine benzer ilk özel eczanelerin XVIII
yüzyılın ortalarında yabancı uyruklu eczacılar tarafından açıldığını
ve Kırım savaşı ( 1854 ) sırasında Avrupa devletlerinin orduları ile
birlikte İstanbul'a gelen yabancı hekim ve eczacıların etkisi ile
sayılarının arttığı sanılmaktadır. Bu tarihlerde İstanbul' da tamamı
yabancı uyruklulara ve azınlıktan olan kişilere ait 45 eczane
bulunuyordu. Bu eczanelerin çoğu Beyoğlu ( pera ) ve Galata
semtlerinde toplanmıştı.
İstanbul'da halen çalışmakta olan en eski eczane 1757 ( 1171
hicri ) yılında Bahçekapı semtinde ( Hamidiye cad. no: 32 ) açılmış
olan ' İki kapılı eczahane ) dir. Bu eczanenin ilk defa kimin
tarafından açıldığı bilinmemektedir.1891 yılında Eczacı Gorgi
Tülbentçiyan'a geçmiştir. 1902 yılında ise Batis Gorgi Tülbentçiyan
( 1883 - 1957 ) ( Sivil Tıbbiye Mektebi, Eczacı kısmı 1902 yılı
mezunu ) devralmıştır. Bu eczacı , eczanenin 1957 yılına kadar
sahibi olmuş ve 1946 yılında Bahçekapıdan Talimhane semtine ( Aydede
cad no: 8 ) nakletmiştir. Bu eczacını vefatı üzerine oğlu Jorj
Tülbentçi ( İstanbul eczacılık okulu 1953 mezunu ) tarafından
yönetilmeye başlanmıştır.
İki kapılı eczane bugün Taksim, Talimhane semtinde ( Şehit muhtar
cad. no: 13 ) halk sağlığına hizmet etmektedir. Eski döneme ait,
isminden başka hemen hemen hiçbir şeye ait değildir.
1850 yıllarından önce İstanbul'da eczacılık genellikle, bir
eczane idaresi için gerekli her türlü bilgiden yoksun, pratisyenler
tarafından yapılıyordu. Bu tarihlerde Askeri Tıbbiye Mektebinin
Eczacı sınıfında diplomalı eczacı yetiştiriliyor ise de, bunlar
yalnız ordunun ihtiyacını karşılıyor ve bu nedenle de şehir
eczaneleri usta- çırak usulune göre yetişmiş eczacılar tarafından
işletiliyordu.
1831 yılında Beyoğlu semtinde çıkan büyük yangında bu bölgede
bulunan hemen bütün eczaneler yanmış ve Askeri Tıbbiye Mektebi kimya
hocalarından A. Celleja Bey'in Hekimbaşı Behçet Mustafa efendiye
ricası üzerine, Beyoğlu ve Galata semtlerinde eczane sayısını 25
olarak saptayan fermanın çıkarılması sağlanmıştır.
Bu ferman uyarınca bu bölgede uzun süre eczane miktarı 25 olarak
muhafaza edilmiştir. Bu sınırlama sonucu olarak eczane açmak gedik
usulü uygulanmaya başlanmıştır. Yani bu bölgede eczane açmak için
burada eczanesi olan birisinden veya eczane sahibinin varislerinden
eczane açma hakkını satın almak gerekiyor ve Ruhsat devri için bazen
çok yüksek fiyatlar isteniyordu.
1852 yılından sonra bu bölgede gedik uygulaması zayıflamış ve
sınırlamaya karşın yeni eczanelerin açıldığı görülmüştür. Bu dönemde
eczacılık ustası ( Maitres en pharmacie ) miktarı fazlalaşmış ve bu
nedenle de bu kişiler eczacılık yanında hekimlik de yapmaya
başlamışlardır.
Bu dönemlerde eczanelerde gece nöbeti uygulaması henüz
uygulanmıyordu, ilaç ve drog fiyatlarıda fevkalade yüksek
bulunuyordu.
2 şubat 1861 ( 22 Recep 1277 ) tarihinde yürürlüğe giren (
Belediye ispençiyarlık sanatının icrasına dair nizamname ) (
Reglement sur l'exercice de la pharmacie civile ) ile eczacıların
çalışmaları bir nizama sokulmak istenmiş ve bunun için bir çok yeni
hüküm ve zorunluluklar getirilmiştir. Bu tüzük ile Eczacılık
bağımsız bir sanat ve meslek olarak kabul edilmiş ve eczanelerin
Avrupa düzeyinde kurumlar haline getirilmesi ön görülmüştür.
Bu dönemde eczaneler, reçete kabul ve ilaç yapım bölümü (
laboratuvar ) olmak üzere iki kısımdan ibarettir. İki bölüm arasında
bulunan küçük bir pencere laboratuvar ile giriş kısmı arasındaki
ilişkiyi sağlamaktadır. Reçeteler bu küçük pencereden laboratuvara
verilir ve yapılmış ilaçlarda yine bu pencereden alınırdı.
Droglar özel tahta kutularda veya çekmeceli dolaplarda
saklanıyordu. Çekmeceler veya kutuların üzerinde drogların isimleri
Latince veya Fransızca olarak yazılırdı.
Merhemler ve ya hulasalar özel porselen kaplarda saklanırdı.
Bunlar genellikle Fransada yapılmış, silindir biçiminde, üzeri
yaldız yazılı ve kapaklı porselen kavanozlardır.
Sıvı ilaçlar ve yağlar değişik şekilli cam şişelere konuluyordu.
Bunların üzerilerine konulan etiketler genellikle Fransızca
yazılmıştır.
Her eczanede gram, miligram ve santigrama hassa olmak üzere 3
adet terazi bulunurdu. Kullanılacak maddenin hassasiyetine göre bu
terazilerden birinde ölçüm yapılırdı.
İlaçlar hazırlandıktan sonra, şekline göre, kutu veya şişeye
konulur, ağzı veya kapağı, mühür mumu veya eczanenin özel mühürü
ile, mühür bozulmadan açılmayacak şekilde, mühürlenirdi. Bu usul
1940 yıllarına kadar sürdürülmüştür.
TÜRK ECZACILAR
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türk ve Müslüman eczacıların
adedi çok azdır. Bunun başlıca iki nedeni bulunmaktadır. Birinci
neden, Türk ve İslamların eczacılığı esnaflık kabul ederek bu
mesleğe itibar göstermemeleri, ikincisi ise ' Eczacılık stajı ' için
çalışılacak eczane bulmanın zorluğudur. 1890 yıllarına kadar
İstanbul' da eczane sahiplerinin hemen tümü gayrimüslim idi. Bunlar
yanlarına Müslüman çırak almayı kabul etmedikleri gibi,
Müslümanlarda genç çocuklarını, çırak olarak, Gayrimüslim bir
kişinin yanına göndermeyi arzu etmiyorlardı.
İlk Türk eczane sahiplerinden Ethem Pertevde çıraklık yaparak
staj belgesi almak için bir eczane bulmakta güçlüklerle
karşılaşmıştır. Sonunda amcası, zamanının tanınmış hekimlerinden Dr.
Hacı Nafiz Paşanın ( 1839- 1929) araya girmesi ile mesele
halledilmiştir.
Dr. Nafiz Paşa hükümet katında girişimlerde bulunarak Türk
gençlerinin eczane stajlarını askeri ve sivil hastanelerin
eczanelerinde yapabilmelerini sağlamış ve bu şekilde Türk gençleri
de eczacı sınıfına girme olanağına kavuşmuşlardır.
Askeri Tıbbiye Mektebinden 1840, Sivil Tıbbiye Mektebinden 1870
yılından itibaren, az miktarda Türk ve Müslüman eczacı mezun olmuş
ise de bunlar genellikle ordu ve devlet hastanelerinde görev
almışlardır. Bu nedenle de şehirlerdeki özel eczaneler uzun süre
yalnız yabancı uyruklu ve ya azınlıklardan olan eczacılar tarafından
açılmış ve yönetilmiştir.
Türk eczacılar, İstanbulda özel eczahane açmaya 1888 yılından
itibaren başlamışlardır. Bu yıl İstanbulda aşağıda isimleri yazılı,
iki Türk eczacısı özel eczane sahibi bulunuyordu.
Ali Kadri:
Kumkapı no: 29
Arif Kalfa: Avrat pazarı no: 78
1890 yılında İstanbulda yaklaşık olarak 265 eczane bulunuyordu.
Bunlardan, aşağıda isimleri yazılı, yalnız 4 tanesi
Türktür.
Eşref İbrahim: Kantarcılar no: 62
Hamdi, Ahmet:
Zeyrek sokağı no: 1 , Unkapanı
Reşit Mehmet: Salma Tomruk
Sait
Mustafa: Yeni mahalle no: 92, Hasköy
1885 nüfus sayımına göre İstanbulun nüfusu 873.565 kişidir. Buna
göre bu dönemde İstanbulda yaklaşık 3300 kişiye bir eczane
düşmektedir.
Aynı yıl Anadolu illerinde bulunan eczane sayısı
söyledir.
Adana: 5, Ankara: 2, Bursa: 7, Diyarbakır: 8, Edirne:
7, Erzurum: 4, İzmir: 40, konya: 2 ve Trabzon: 3
10 yıl sonra, yani 1900 yıllarında, İstanbul'daki özel eczane
sayısı 217 civarına düşmüştür. Bunlar arasında aşağıda isimleri
yazılı, yalnız 10 eczanenin sahibi Türktür.
Ahmet Hamdi:
vezneciler
Ali Haydar: bab-ı Ali caddesi no: 32
Ali Süreyya:
Divan yolu no: 171
Beşir Kemal: Bahçekapı
Cemal Mehmet Kazım:
Üsküdar İskele Cad.
Ethem Pertev: Aksaray no: 188
Hasan Rauf:
Divanyolu
Mehmet Kazım: Beşiktaş İskele sokağı karşışı no:
90
Lütfi İbrahim: Pangaltı , Çayır cad.
Nüshet Ahmet: Divan
yolu, no: 108
ECZACILIK ÖĞRETİMİ
Avrupada olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de,
19.yüzyılın ortalarına kadar, eczacılık mesleği bir ustanın yanında
tamamen pratik olarak öğreniliyordu. Teorik öğretim Mekteb-i
Tıbbiye-i Adliye-i şahane de ' Eczacı Sınıfı ' nın açılması ile
başlamıştır.
1- Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane ( Askeri Tıp
Mektebi 1839 )
2- Mekteb-i Tıbbıye-i Mülkiye-i Şahane ( Sivil Tıp
Mektebi 1867 )
3- Haydarpaşa Askeri Sağlık Mektebi ( 1876 )
4-
Şam Tıp Mektebi ( 1903 )
5- Eczacı Mektebi ( 1909 )
Bu yüksek okullara gitmek için Rüştüye ( ortaokul ) ve idadi (
lise ) mekteplerini bitirmiş olmak gerekirdi. Bu Mekteplerde
öğrenime devam etmek isteyenler için, özel olarak bu mekteplere
öğrenci yetiştiren Rüştüye ve İdadiler de var idi.Eczacı ve
veteriner Rüştiyesi Eyüpte , Tıbbıye İdadisi( Tıp Lisesi ) ise
Çengelköy' de bulunuyordu.
ECZACILIK MEKTEBİ
( Eczacı Mekteb-i Alisi, Ecole
Superiure de Pharmacie)
İkinci Meşrutiyetin ilanından ( 23 temmuz 1908 ) sonra Mekteb-i
Mülkiye Maarif Nezaretine bağlanmış, Mualimler Meclisi kurulmuş ve
bu Meclis , öğretim ve eğitim ile ilgili kararlar almaya
başlamıştır.
Maarif Nezaret-i Meclis-i İlmi Reisi ( Maarif Nazırı ) Emrullah
Efendi'nin bir yazısı üzerine 9 kasım 1908 günü toplanan Muallimler
Meclisi Eczacı ve Dişçi Mekteplerinin bütçelerini ayrı ayrı yaparak
Emrullah Efendiye gönderme kararı almıştır.
Bu Şekilde, Bütçelerin ayrılması sonucu, Eczacı ve Dişçi
Mektepleri, 9 kasım 1908 tarihinde özerk birer kurum haline
gelmiştir.
MESLEK KURULUŞLARI
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, eczacılar tarafından aşağıdaki
cemiyetler kurulmuştur.
1- Societe de Pharmacie de Constantinople ( Cemiyet-i
Eczaciyan der Asitane Adliyye) İstanbul eczane sahipleri tarafından
9 haziran 1879 günü İstanbul'da kurulmuştur.
Cemiyet , eczaneleri mali yönden güçlendirerek geçinmelerini
sağlamak ve aralarındaki haksız rekabeti önlemek için: Eczane
adedinin sınırlanmasına, bütün eczanelerin uyacağı bir ilaç
tarifesinin yürürlüğe konulması, diplomasız eczacıların
çalışmalarının önlenmesi, gece nöbet tutulması, aktar, depo ve
hekimlerin ilaç satmasının önlenmesi gibi konularda pek çok emek
harcamış ve bazı yönetmelik tasarıları hazırlamış ise de,
karşılaştığı yasal ve mesleki güçlükler nedeni ile bu arzularını
gerçekleştirme olanağı bulamamışlardır.
2-
Devlet-i Osmaniye Eczacıları Cemiyeti ( Societe
Pharmaceutique de l'Empire Ottoman )
1908 yılında Meşrutiyetin ilanı ile birlikte, memlekette yeni bir
ortam meydana gelmiş ve meslek mensupları aralarında birlik ve
yardımlaşmayı sağlamak için cemiyetler kurma girişimlrine
başlamışlardır.
Eczacılar da zamanın tanınmış eczacılarında Hamdi, Ethem Pertev
ve Beşir Kemal'in öncülüğünde, bir ' Eczacılar Cemiyeti ' kurmak
için Haliç Fenerinde bir açık hava gazinosunda bir toplantı
yapmışlardır.Bu toplantıya 250 nin üzerinde eczane sahibi (yaklaşık
İstanbuldaki eczanelerin bütün sahipleri ) katılmışlardır. Bu
toplantıda Devlet-i Osmaniye Eczacıları Cemiyeti adı altında bir
cemiyet kurulmasına karar verilmiş ve cemiyetin idari heyeti
seçilmiştir.
Devlet-i Osmaniye Eczacıları Cemiyeti ( Societe Pharmaceutique de
l'Empire Ottoman ) ismini alan bu ikinci cemiyete, Türk olmayan
hemen bütün eczacılar, birinci cemiyetten ayrılarak girmişlerdir. Bu
nedenle ilk cemiyette 20 kadar Türk aza kalmıştır.
3-
Societe Pharmaceutique de l'Empire Ottoman - (Devlet-i
Osmaniye Eczacıları Cemiyeti )
Bu cemiyet kasım 1909 tarihinde, çoğunluğu Türk olmayan eczacılar
tarafından, İstanbul da kurulmuş, ilk başkan olarak Piere Apery
seçilmiş ve eczacıların sorunları üzerinde çalışmaya
başlamıştır.
4-
Dersaadet Ecza Tüccaranı Cemiyeti ( Association des
Droguistes de Constantinople) İstanbulda ecza ticareti ile uğraşan
kişiler 12 mart 1921 günü toplanarak bir Ecza Tüccarları Cemiyeti
kurulmasına karar vermişlerdir.
KODEKS
Osmanlı İmparatorluğu döneminde resmi bir kodeks ( pharmacopoea)
hazırlanmamıştır. Fransız kodeksi ( Codex Francais ) resmi kodeks
olarak kabul ediliyordu. Cemiyet-i Tbbiye-i Mülkiye 'nin kararlarına
göre eczacılar bütün preperatları Fransız kodeksine uygun hazırlamak
zorunda idiler. Ayrıca F. Dorvault 'nun kitabı ( L'officine,
Reportoire general de pharmacie pratique ) ndan da yararlanılıyordu.
Bu dönemde kodeks niteliği taşıyan iki kitap yayınlanmıştır.
1-
Pharmacopoea Castrensis Ottomana ( Pharmacopee
Militaire Ottomane ) : Dr. C.A. Bernard tarafından 1844 yılında
İstanbul' da basılmıştır. 161 sayfa olup metin kısmı Latince ve
Fransızcadır. Ayrıca drogların türkçe isimleri ( Latin harfleri ile
) verilmiştir.
2- Dustur- ül- Edviye: Mekteb-i Mülkiye, Fenni ispençiyari
muallimi Dr. Binbaşı Hüseyin Bey tarafından yapılmış, 1866 tarihli ,
Codex , Pharmacopee Francaise ( Fransız kodeksi ) nin Türkçe ye
çevirisidir.
CUMHURİYET DÖNEMİ
Cumhuriyetin ilk yıllarında Sıhhat Vekaleti ( Sağlık Bakanlığı )
müfettişliğine atanmış olan Ecz. İsmail Hakkı Yeşilyurt, 1924
yılında eczacılık ve eczanelerin durumunu söyle anlatmaktadır.
1924 yılı Ekim ayı başında, yani nundan tam 21 yıl önce ( sıhhat
vekaleti ) müfettişliğine tayinin sırasında durum kısaca şu şekilde
idi:
a-
Ecza Ticarethaneleri: Mütareke yıllarında her müsaade
isteyen esnafa birer Ecza Deposu ruhsatı verilmiş olup yalnız
İstanbul'da 70 kadar Ecza Deposu vardı. Bunlardan yalnız 10 tanesi
Muhteviyatı itibari ile Ecza Deposu na benziyor idise de, geri
kalanı kirli bir şekilde ancak aktar dükkanına benziyor idi.
b-
Eczaneler: İstanbul ve çevresinde bulunan eczanelerin
sayısı 300 civarında idi. Bunlar bazı bölgelerde birbirine sıkışık
olduğu gibi alışverişleri kıt ve dükkanları da hemen hemen boş bir
vaziyette ve mali bakımdan acınacak bir halde idiler.
c-
Galenik maddeler ve tıbbi müstahzarlar: Bunlardan
galenik maddeler kodekse göre yapılmış ve oldukça muntazam bir halde
idi. Yerli müstahzarların sayısı pek az olup bunlar ruhsatnameli
idiler. Yabancı müstahzarlara gelince, bunlar gelişi güzel ve
müsaadesiz girmiş olduklarından bunların ne formülleri belli ve de
ne sayıları malum idi
d-
Kontrol ve teftiş: O vakit yürürlükte olan 22 Recep
1277 ( 1861 ) tarihli ( Belediye ispenciyarlık nizamnamesi ) teftiş
ve kontrolde esas olup çok eskiden yapılmış olan bu nizamnamenin
mevzuatı mahdut ve zamanın ihtiyacını karşılamaktan çok uzak
idi.
e-
Meslekte iktisadi durum: Merhum Ethem Pertev ve Beşir
Kemal gibi çalışkan birkaç meslekdaş bulunması ile beraber esaslı
teşebbüslere girişmek için elde işe yarar bir sermaye de yok idi
Her alanda olduğu gibi, eczacılık alanında da Cumhuriyet dönemi
ile birlikte, köklü değişiklikler olmuş ve Türk eczacılığının da
çağın koşullarına uygun bir duruma gelebilmesi için her türlü gayret
gösterilmiştir.
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında memleketimizde eczacılık,
ecza ticareti, depoculuk ve ilaç ve galenik preperatlar yapımı büyük
ölçüde azınlıklar ve yabancı uyruklu kişiler elinde veya kontrolünde
idi.
Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi ve 1928 yılında uygulanan
eczanelerin sınırlandırılması kararı, bu durumu Türklerin lehine
çevirmiş ve azınlıklar tarafından yönetilen bir çok eczane, depo ve
imalathane Türklerin idaresine geçmiştir.
Bu yeni dönemde Türk eczacısı sonsuz bir gayret, Türklerin bu
alanda da başarılı olabileceği inancı, sabır ve özveri sonucu çağdaş
eczacılık kurumları yaratarak bunları yönetmeyi başarmıştır.
Bu fedakar inkilap ( devrim ) nesli, bütün maddi ve manevi
güçlüklere karşılık, bu gün iftahar duyduğumuz eczacılık
müesseselerini kurarak memleket sağlığına hizmet etmişlerdir.
Bunların içinde Hüseyin Hüsnü Arsan, Kemal Atabay, Hasan Derman,
Ferit Eczacıbaşı, M. Nevzat Pısak, Dr. İ. Ethem Ulugay, İsmail Hakkı
Yeşilyurt gibi şöhretleri sayabiliriz.
Cumhuriyet Hükümeti, eczacılık öğretim kurumu olarak, Kadırga
semtinde köhne bir konakta öğretim yapmaya çalışan bir kurum (
Eczacı Mekteb- i Alisi ) devr almıştır. Zamanın Mektep Müdürü Dr.
Server Hilmi ( Büyükaksoy ) nin gayretleri ve Hükümet yardımları ile
Eczacı Mektebine Beyazıt Meydanında bir bina sağlamış ve mektep 1926
yılında bu binaya taşınmıştır. 1933 reformu ile eczacılık öğretimin
yüksek bir seviyede yapılabilmesi için Avrupadan öğretim üyeleri (
K. Bodendorf , C.H.Brieskorn, P. Duquenois, A. Heilbronn ve L.
Rosenthaler ) getirilmiş olmasına karşılık öğretiminde istenen
olanaklara ( yeterli bina, araştırma laboratuarı, apareyler ve
öğretim elemanları gibi) sahip olunamamıştır. Bu nedenle Ecz. Prof.
Dr. Sarım Çelebioğlu, 1950 yılından itibaren, eczacılık öğretiminin
çağdaş düzeye erişebilmesinin ancak Eczacı okulu'nun Fakülte haline
getirilmesi ile mümkün olacağı düşüncesini tekrar ortaya
atmıştır.
Profesör Çelebioğlu, sonunda Okulun Fakülte haline getirilmesi
için verdiği uğraşta başarılı olmuş ve bir süre Eczacılık Fakültesi
öğretim üyesi olarak çalışma mutluluğuna erişmiştir.
Eczacılık öğretim kurumunun Fakülte haline getirilmesinin
yararlarını savunanlardan biride Ankara Üniversitesi, Tıp Fakültesi
Materia Medika ( İlaç bilgisi ) öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa
Suner olmuştur. Onun başarılı ve akıllı çalışmaları sayesinde Ankara
Üniversitesi Tıp Fakültesi, Profesörler kurulu Ankarada bir
Eczacılık Fakültesi açılması için karar almış ve bu karar uyarınca
Türkiyenin İlk eczacılık Fakültesi olan Ankara Üniversitesi
Eczacılık Fakültesi, 1960 yılında öğretime başlamıştır. Bunu 1962
yılında İsatnbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi izlemiştir.
ECZACILIK VE ECZANELER
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde eczaneler sadece büyük şehirlerde
toplanmış olup, bazı il ve bir çok ilçede eczane bulunmuyordu.
1924 yılında İstanbulda 300 kadar eczane ( 1927 yılında
İstanbulun nüfusu 690.857 kişidir ) vardı. Bu eczanelerin durumunu
Sağlık Bakanlığı Müfettişi Ecz. İ. H. Yeşilyurt tarafından şöyle
belirtilmektedir.
İstanbul ve çevresinde bulunan eczanelerin sayısı 300 kadar olup
bunlar bazı bölgelerde birbirine sıkışık olduğu gibi, alışverişi kıt
ve dükkanlarıda hemen hemen boş bir vaziyette ve mali bakımdan da
acınacak bir halde idiler.
Bu duruma bir çare bulmak, eczacıları ve eczaneleri mali bakımdan
kuvvetlendirmek ve halk sağlığına yardım eden kurumlar haline
getirmek için 1927 yılında 964 sayılı ' Eczaneler ve Eczacılar
hakkında kanun ' çıkartılmıştır.
ECZACILIK ÖĞRETİMİ
Cumhuriyet döneminin başlangıcında Eczacı Mektebi, Tıp
Fakültesine bağlı olarak 1909 yılında yerleştiği Kadırga
Meydanın'ndaki Menemenli Mustafa Paşa ( halen yerinde Kadırga
ilkokulu bulunmaktadır ) konağında Diş hekimliği ile birlikte
öğretim yapıyordu.
Mektebe 1924 yılından itibaren lise çıkışlı öğrenciler alınmaya
başlanmıştır. Öğretim süresi 3 yıldır ve öğretim programı olarak
Paris Eczacılık Fakültesi programlarına yakın bir program
uygulanmaktadır. Öğretim programında zaman zaman değişiklik
yapılmıştır. Bazı derslerin okutuldukları yıllar değiştirilmiş ve
bazı yeni dersler konuları ( 1926 yılında ilave edilen hayati kimya
ve hidroloji gibi ) programa alınmıştır.
Türkiyede eczacılık öğretim kurumları uzun süre Eczacı Mektebi,
Eczacı sınıfı veya Eczacı Şubesi, gibi isimler altında ve fakat
daima Tıp Mektebi veya Fakültesi'ne bağlı olarak idare
edilmiştir.